|
|
|
Alis-veris... Hayat bunun üzerine kuruludur." der hep babam. Para dünyayi saran saydam bir jelatinmis. Krallar, paranin kokusunu, getirisini sevmisler. Ticaretin kudretinin farkina varip, ince yollar uzatmislar daglardan vadilere, çöllerden akarsu agizlarina kadar... Paranin refahina ulasamayan medeniyetler hezimete ugramis üzgün Paranin Hasmeti
Alis-veris... Hayat bunun üzerine kuruludur." der hep babam. Para dünyayi saran saydam bir jelatinmis. Krallar, paranin kokusunu, getirisini sevmisler. Ticaretin kudretinin farkina varip, ince yollar uzatmislar daglardan vadilere, çöllerden akarsu agizlarina kadar... Paranin refahina ulasamayan medeniyetler hezimete ugramis üzgün yapmislar kapanislarini. Gemilerse denizi yara yara geçerken, yaptiklari ticaret anonslariyla parayi efendi ilan etmisler. Cepleri koca demir paralarla dolarken, akillari da yeni kültürlerin fikirleriyle nefes aliyor, edindikleri yeni bilgiyi kendi medeniyetlerinde uygulamak için can atiyorlarmis.
Degis-tokus, alis-verise dönüsmüs sonra. Degis-tokus... Söylerken bile ne kadar da tatmin ediyor insani. "Degis"tiriyorsun elindekini ve "tok"um diyebiliyorsun sonrasinda. Insanlari aciktiran para olmus. Aldikça aldiran, yedirdikçe yediren, giydirdikçe giydiren... Alis-veris...
Babam kabzimaldir. Ihracata el attiktan sonra bile, "para da neymis be!" diyemedi. Hep cimriydi. Beni önce koleje yolladi. Paranin parfümü çiksa, onu sikarlar üstlerine baslarina hiç düsünmeden. Tenlerine barkod yapistirilmisti. Herkesin agzi marka kokuyordu. Benimse giydigim kiyafetlerin içindeki etiketler bile tenimde kasinti yapiyor, tahris ediyordu tenimi. Saçlar ayni kus yuvasi modeli, yüzlerde ayni ton fondotenler, gözlerde de ayni renk lensler...
"Bana ne yakisir? Beni en çok ne anlatir?" sorusu belleklerden silinmis. "O ne marka giymis? Hangisi daha pahali? Hangisi moda bu sene?" Bu sorular akillarina takildiginda, hayat memat meselesi olur çikardi. Baska sey düsünemezlerdi artik, hos isteseler de düsünemezlerdi ya zaten. Serbest kiyafetle gidip gelirdik koleje. Derste bütün küçük madamlar, tahtaya kalkani süzmekten yazilanlari deftere geçiremezlerdi. Hele kiskandiklarinda asfalt delicisi gibi titremeye baslar, içlerindeki kinle kalemin ucunu kirarlardi.
Bir gün aksamüstü, bir grup arkadas toplanip restorana gittik. Camekanla çevrilmis bu mekanin bogaz manzarasi dillere destandi. Yakamozun isiltisi, köprü isiklarinin yaninda inci tanecigine dönüsüyordu. Manzarayi görebilmek için cam kenarina oturduk, içeceklerimizi ismarladik. Bir sessizlik hükmediyordu simdi masaya. Bogaz manzarasi, yapilacak dedikodularin, markalarin, modanin, "Kim nerdeymis? Kimleymis?" sorularinin önüne geçmis gibi görünüyordu. Ancak tüm bu saydiklarimi konusturtmayacak kadar da etkili degildi. Malesef... Manzaranin büyüsü beni, hazin sessizligiyle bogaz sularinda ilerleyen gemiye götürdü. Geminin üst kismi "yangin var!" dedirtecek kadar parlakti. Isiklarla donatilmis üst güvertede belli ki esasli bir parti verilmekteydi. Alt katlarda ise sessizlik ölüm hizina ulasmisti. Ne ses, ne de seda... Emegin yorgunlugu vicutlara çökmüs olsa gerek, birçogu bilmem kaçinci uykusundaydi simdi. Mertebe, koltuk, makam, rütbe, para, para, para... Bir diger arkadasim da restoranda, cam kenarina oturmustu. Magaza vitrindeki modeller vardir ya, onlardan farki yoktu, sanki yüzü plastiktendi. Yüzündeki makyaj, kat kat sürülüp, tazelenmekten tenine yapisip kalmisti adeta. Zaten tuvalet diye adlandirilan o oda, sadece ama sadece makyaj tazelemek için ayrilmisti. Efendim sikistim, tuvaletim geldi, hani bir küçük abdestimi yapayim falan, katiyen, böyle güzel bayanlara öyle pis, bayagi seyler hiç yakisir miydi? Onlarin ihtiyaçlari yoktu. Tuvalete girmezler, su içmezler, yemek yemez, hatta korsenin israrlarini kiramayip nefes de almazlardi onlar, alamazlardi, çünkü yasamazlardi. Galata Kulesi`nin dibine magaza açilacagini duyar, ama o yüzyillarin saheseri, Galata Kulesi`ni sokak lambasinin uzantisi sanarlardi. Ellerine aldiklari elbiseyi, hangi katalogun kaçinci sayfasinda oldugunu sapadanak söyleyiverirdi ezberinden. Üniversite`ye geldik. Herkes ayrildi birbirinden. Kurtulusum... Devlet Üniversiteleri`nin hayatim boyunca eksikligini çektigim samimiyeti, dogalligi, bütünlügü, gerçekçiligi, dobra olusu... Tüm bu nitelikler bana o kadar yakindi ve beni o kadar kisa yoldan anlatiyorlardi ki, çözümü gazeteci olmakta bulmustum. Yillar sonra bir kokteylde, civciv sarisi bukleleri ve buhar saçan fönlü saçlariyla kolejden arkadasimi tanidim hemen. Bir sohbet basladi ki, koptu ortalik, servetinin altindan girip üstünden çikti, elinde ne varsa sayip dökmüstü ortaya. Bilmez olur muydum; kocasinin, saydiklarinin hepsini de bankadan hortumladigini, davalarin hala devam ettigini? Isim buydu. Acidim oracikta ona. Bir kelam bile etmeden anlattim hislerimi, sayfalarca dil dökmeye gerek kalmadan saydim aklimdakileri gözlerimle. Sustu, cani acidi. Hissettim. Saçlarim koyu kahverengi, daha hiç boyatmadim. Sabahlari soguk suyla yikarim yüzümü, bütün gözeneklerim açilir, rahatlarim, oh! çekerim. saçlarim dalgalariyla barisiktir, salarim boylu boyunca, asagi akar giderler genellikle. Arada, kazak giydigimde, sürtünmeden elektriklenip dikildikleri de oluyor tabi bazen. Kirpiklerim uzun- siralidirlar, severim. Fondotenden nefret ederim, ama beni öyle Erkek Ayse falan da sanmayin sakin. Istedigimde en keskin disten bile daha sert koparirim isirdigim eti. Ben, benim iste. Mutluyum, önümde bulutlar yok, olsa da ben gizlenmiyorum iste, apaçigim, burdayim. Para ne aklimda, ne ruhumda, ne giysim olmus, ne yatagima girmis, ne de dünyami saydam bir jelatin gibi kaplamis. Parayi bize konusturtan, sadece paranin hasmeti... Büyü, bunu unutmamakta... Hepsi de fani dünya...
|